Satın alabilme gücüne sahip olduğunu göstermek bugün tüm satışlardaki en önemli tüketici motivasyonu. Bunun farkında olan pazarlamacılar ise ürünü pazarlamaktan çok o ürünün tüketicinin hayatına neler katabileceğini ve güç hırsı içinde kıvranan karar alma mekanizmasına neyin daha iyi etki edeceğini ölçümleyip bu doğrultuda çalışmalar üretiyorlar. Bu yüzden dünyamız, onlarca yıldır sürdürülemez aşırı tüketime kilitlendi. Şu anda dünya çapında yaklaşık 2,3 milyar insan “tüketici sınıfına” dahil oluyor. Bu sınıfın gündeminde yüksek oranda işlenmiş gıda diyetleri, daha büyük evler, bu evlerin ihtişamlı tasarımları ve pahalı mobilyaları, daha fazla ve daha büyük arabalar, daha yüksek borç seviyeleri ve kredi kartı limitleri bulunuyor. Bunları elde etmeye adanmış yaşam tarzları ile karakterize edilen bir grup insandan oluşuyor bu sınıf. Az çok hepimiz dahiliz belki bu gruba.

Bugün küresel tüketim ağı her an genişlemeye devam ediyor. Tüketimin artışı üretimi tetikliyor. Artan tüketim, temel ihtiyaçların karşılanmasına ve istihdam yaratılmasına da yardımcı oluyor. Ancak bu benzeri görülmemiş tüketici iştahı hepimizin bağlı olduğu doğal sistemlerin altını oyuyor ve dünyadaki yoksulların temel ihtiyaçlarını karşılamasını daha da zorlaştırıyor.

Şirketlerin üretim stratejilerine baktığımızda temel vizyon minimum maliyet maksimum kar olduğu için maliyetleri minimuma düşürmek adına doğaya, canlılara ve hatta tüketicilerin sağlıklarına bile kast ettikleri görülüyor. Örneğin et üretimi için tüm dünyada binlerce çiftlikte hayvanlar endüstriyel koşullarda yaşam şartlarına uygun olmadan yetiştiriliyor. Tavukların ilaçlarla çok kısa bir zamanda büyütülüp aslında civciv yediğimiz, sığırların daha çok kilo alması için hiç hareket imkânı olmayan ortamlarda büyütülüp aslında strese girmiş hayvanların etini yediğimiz gibi gerçeklerle karşı karşıyayız. Bu durumlara karşı mutlaka alternatif canlı hayatına daha uygun üretim modelleri üretmek mümkün. Ancak bizlerin tüketici olarak durumu bilmek ve gerekirse tüketmeyerek düzelmesi için boykot çalışmalarında bulunmamız gerekiyor belki de. Şirketlerin pazarlama yöntemlerine baktığımızda ise aslında gerekliliği olmayan bir şeyi olmazsa olmaz bir ihtiyaç haline getirip bizim için mutlaka onu satın alma ihtiyacı üretmeleri durumun problemli taraflarından biri. Bu pazarlama stratejisi çok kötü sonuçlar ortaya çıkarıyor. İnsanların ihtiyacı olmayan şeyleri satın almak adına strese girmeleri, hayatı daha yaşanmaz hale getirmeleri gibi durumlar ortaya çıkarken bir yandan da şirketler hayati gerekliliği olmayan ürünleri üretmek adına kaynaklarımızı tüketebiliyor. Bu konuda devletler de önemli bir sorumluluğa sahip. Kapitalist ekonomik sistemde ülkeler ne kadar çok üretirse ne kadar çok satış yaparsa ve ne kadar çok kar elde ederse bu sistemde o kadar önemli bir oyuncu haline geliyor ve o ülkelerin insanları da o kadar refah içinde yaşıyor. Bu rekabetçi düzende ise bir üretim ve tükettirme yarışı ortaya çıkıyor. Halbuki sınırsız kaynakları olmayan dünyamızda kaynakların doğru ve adil kullanımı noktasında bir yarışa girmenin gerekliliğinden bahsetmeye bile gerek yok. Hem içinde bulunduğumuz üretim ve tüketim modeli içinde işçi hakları insanlık onurundan yoksun bir şekilde sömürülüyor. Maliyetleri düşürmek adına ucuz işçi gücü oluşturulması insanların zor şartlarda uzun saatlerde çalıştırılması da bilinçsiz üretim ve tüketim kültürünün ne yazık ki bir sonucu.

Daha fazla tüketebilmek adına çok temel gerekliliklerden feragat ediyoruz da bu bizi mutlu ediyor mu?

Birkaç araştırmaya göre, refahtaki artış insanları daha mutlu ya da daha sağlıklı yapmıyor. 65’ten fazla ülkedeki yaşam memnuniyeti anketinden elde edilen bulgular, gelir ve mutluluğun, kişi başına yıllık 13.000 $ ‘a kadar iyi izleme eğiliminde olduğunu göstermektedir. Türkiye koşullarında bunun 13 bin tl olduğunu düşündüğümüzde bu seviyeye kadar olan gelirle insanlar mutlu olabilirken bunun üzerindeki miktarlarda ek gelirler genellikle mutluluk getirmiyor.

İnsanlar borçlanmakta ve yüksek tüketimli yaşam tarzını ödemek için daha uzun saatler çalışmakta, sonuç olarak aile, arkadaşlar ve toplum kuruluşlarıyla daha az zaman geçirmektedir.

Aşırı tüketim ters etki yapabilir. İroni şu ki, düşük tüketim seviyeleri aslında bu sorunların bazılarını iyileştirebilir.

Yüksek oranda işlenmiş gıda diyetleri ve otomobillere aşırı bağımlılıkla giden hareketsiz yaşam tarzı, dünya çapında bir obezite salgınına yol açtı. Amerika Birleşik Devletleri’nde, yetişkinlerin tahmini yüzde 65’i fazla kilolu veya obezdir. Ülke, dünyadaki gençler arasında en yüksek obezite oranına sahiptir. Artan kalp hastalığı ve diyabet oranları, artan sağlık hizmetleri maliyetleri ve günlük yaşam kalitesinin düşük olması ciddi bir sonuçtur.

Yaygın tüketiciliğin bazı yönleri şaşırtıcı anormalliklerle sonuçlandı. Worldwatch, dünya çapında kozmetik için yıllık toplam harcamanın 18 milyar ABD doları olduğunu bildirdi; açlık ve yetersiz beslenmenin ortadan kaldırılması için gerekli olan yıllık harcama tahmini 19 milyar dolar. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’da evcil hayvan mamasına yapılan harcamalar yılda 17 milyar dolar; her çocuğu aşılamanın, herkes için temiz içme suyu sağlamanın ve evrensel okuryazarlığa ulaşmanın tahmini maliyeti 16,3 milyar dolar.

Elbette sorunun kolay bir çözümü yok. Burada kullandığım rakamların benzerleri birçok insan tarafından kullanılıyor ve artık toplum bu durumun fazlasıyla farkında. Çözüm kozmetiğe harcanan paraların engellenmesi ya da tüm bu miktarın açlık sorununa yatırılması değil elbette.

Çözüm; fedakarlığa değil, en düşük miktarda hammadde kullanarak nasıl daha yüksek bir yaşam kalitesi sağlanacağına odaklanmaktır. Malları üretme şeklimizi ve onları tüketme şeklimizi değiştirmemiz gerekiyor. Günümüzde insana yakışır, iyi ve kıymetli olan ne varsa popüler kültüre hâkim bir azınlığın saldırısı altında. Bu yüzden daha fazla tüketim farkındalığı diyoruz.

Show CommentsClose Comments

Leave a comment