Meseleler Podcast Gençlik Dosyasının ikinci bölümünde sosyal medyanın hayatımıza etkisi üzerine gerçekleştirdiğimiz tartışmalar ve bilgi aktarımları neticesinde sosyal medyanın hayatımızı radikal ölçüde evrilttiği sonucuna varmıştık. Bölümde sosyal medya konusunu bireyler, toplumlar ve şirketlerin perspektifinden geniş biçimde ele alsak da benim aktarımlarımda odaklandığım nokta daha çok sosyal medyanın yaşantımız ve becerilerimiz üzerine etkisiydi. Son bir senedir hayatımdaki etkileri üzerine yoğun biçimde ve sık sık düşündüğüm sosyal medya ve teknoloji konusunda bir yazı dizisi hazırlamak istiyordum ve daha anlamlı cevaplar bulmak adına da birçok kitap ve makale okumuştum. Yaşantımızdaki anlamların içini boşaltan ve hiç de gerekli olmadığı gibi mental açıdan bize zararlar veren bir niteliğe sahip sosyal medya kullanımı konusunda bir podcast bölümü hazırlamamız, beni konu üzerine yazmaya başlama noktasında daha da teşvik etti. 


Bu yazıda, podcast bölümünde de değindiğim sosyal medyanın ifade kanalı rolüinsani ilişkilerimizdeki devrimiFOMO(olan biteni kaçırma korkusu) ve sosyal medya kullanımının odak ve dikkat kapasitesine etkisi  gibi alt konulara bu yazıda daha detaylı değineceğim. 

Öncelikle kurulduğu günlerden itibaren sosyal medyalara düşman bir insan olmadığımı baştan belirtmek istiyorum. Ben de herkes gibi, hayatımıza girmiş olan bu yenilikleri deneyimlemiş ve bilinçli/bilinçsiz bir şekilde hayatımın bir köşesinden içeriye davet etmiştim. Bazı sosyal medya kanallarında hesaplar açıp kullanmaya başlamamın ardından birkaç yıl boyunca da sosyal medyaların yarar yahut zararları üzerine derin biçimde düşünmemiştim. Ancak, bireysel hayatıma olan etkilerini fark edip bir anlamda ideal hayatımın ekseninden kaymaya başladığımı hissettiğimde kendime hayatımda bulunan her varlık için sorduğum soruyu sordum: ” Bunun anlamı ne ve ne kadar gerekli?”


Twitter gibi düşünce ve yazılı ifade ağırlıklı olan platformların birtakım getirileri olduğunu yıllardır düşünsem de özellikle Instagram gibi görüntü bazlı sosyal medya mecralarının anlamlılığı ve faydaları üzerine hep kuşkuyla yaklaştım. Yurt dışında yaşadığım sürede tanıştığım çoğu insanla olan bağlantımı Instagram vasıtasıyla koruduğum için de bir buçuk yıl kadar uygulamayı kullandım. Ancak sonrasında üzerine düşündükçe yıllardır aklımda olan düşüncelerim ağır bastı ve oldukça faydasız olduğunu düşündüğüm bu uygulamayı ve hesabımı deaktive ettim. Twitter ve Facebook mecralarında da telefonumdan uygulamaları silerek artık zaman geçirmemeye başladım.

İlk zamanlarında insanların hayatına masum birer bağlantı ve ikincil ifade kanalı olarak giren sosyal medya bugün yaşantımızın önemli bir kısmını ayırıp kendimizi ifade ettiğimiz, insanlarla etkileşimlerimizi yürüttüğümüz platformlar halini aldı. Bu ilk zamanlarda bağlantımızın koptuğu insanlarla  irtibatımızı güçlendirmek amacıyla kısıtlı süreler için kullandığımız sosyal medya kanalları bugün yakın ya da uzak çevremizdeki insanların hayatlarına dair tüm detayları, bilgileri ve fotoğrafları incelediğimiz, gülmek ya da eğlenmek için içerikler tükettiğimiz, iş ve eğitim haricinde kalan vakitlerimizi harcadığımız, hatta çalışma ve öğrenme süreçleri esnasında da sürekli kontrol ettiğimiz birincil yaşantı platformlarına dönüştü. Bu uzun cümleyi tekrar tekrar okuyunca sosyal medyanın hayatımızda nasıl bir tahta yerleştiğini daha da iyi kavrayabiliriz. 

fauxels adlı kişinin Pexels‘daki fotoğrafı

Sosyal medyanın yakın çevremiz dışında uzak çevremizdeki insanlar, yani zayıf bağlarımız ile de irtibatımızı sürdürmemizi sağlaması hayatımızda yarattığı en büyük devrim oldu. Bir senaryo düşünelim: Örneğin uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınızla buluştunuz ve yanında daha önce tanımadığınız bir arkadaşı da gelmiş. O buluşma esnasında onunla da tanıştınız ve sizden sosyal medya hesabınızın adresini istedi. Siz de verdiniz, sizi takip etti ve siz de ayıp olmasın diye(!) onu geri takip ettiniz. Uzun zamandır görüşmediğiniz arkadaşınızın yanından  “daha sık buluşalım bundan sonra” şeklinde asla yerine getirmeyeceğiniz bir ortak söz vererek ayrıldınız. O arkadaşınızla birkaç sene daha görüşmediniz, ancak onun yanında tanıştığınız kişiyi bu birkaç sene içerisinde takip etmeye devam ettiniz. Bu seneler içinde hiçbir bağınızın olmasının gerekmediği bu kişinin fotoğraflarını, twitlerini gördünüz ve bir yere yaptığı seyahatlere, çocukluk arkadaşlarıyla bir kafede buluşmasına “hikayeleri” aracılığıyla tanık oldunuz. Çok seyrek zaman aralıklarıyla görüştüğünüz bir arkadaşınızın arkadaşı(sizin zayıf bağlantınız) ile bir saat oturdunuz ve sonraki birkaç yılda her gün ya da gün aşırı  bu zayıf bağlantınızın hayatına tanık oldunuz. Sosyal medya hesabında takip ettiklerinize ve takipçilerinize baktığınızda benzer durumlarda tanıştığınız yüzlerce zayıf bağlantınızın olduğunu göreceksiniz. Sosyal medya sayesinde tüm bu zayıf bağlantılarınız artık hayatınızda kalmaya devam ediyor. 

Zayıf bağlantıların dışında, sosyal medya öncesinde forumların yürüttüğü görevi bugün devralan sosyal medya içerik hesapları da sizin sürekli olarak yığınla içerik(ben bunlara çerez diyorum) tüketmenizi sebep oluyor. Yakın çevremizdeki insanların, bir parçası olduğumuz sosyal halkaların, zayıf bağlantılarımızın ve bu içerik hesaplarının paylaştığı “çerezlere” bir zamandan sonra bağımlı hale geliyoruz. İş ve okul esnasında ya da kitap okurken bu çerezleri kaçırma korkusuyla sıklıkla sosyal medya hesaplarımızı kontrol ediyoruz. Bu olan biteni kaçırma korkusuna FOMO(Fear Of Missing Out) adı veriliyor. Sosyal medyada olan biten her gelişmeyi ve trendi, çevremizdekilerin hayatlarındaki gelişmeleri(kim nereye gitmiş, kiminle buluşmuş gibi) kaçırmak istemiyoruz. Bu korku, beraberinde hayatımızın dışındaki olaylara, başka insanların hayatlarına olan bir bağımlılık geliştiriyor bizde. Kendi hayatımıza odaklanmayıp dışarıda olup bitenle zihnimizi meşgul etme eğilimini yavaş yavaş içimizde inşa ediyor. 

Odak ve Dikkatimize Ne Oldu? 

Anlattığım yaygın biçimdeki sosyal medya kullanımının etkileri yalnızca yaşantı biçimimizi etkilemekle kalmıyor, odak ve dikkat gibi hayati ölçüde kıymetli beceri ve kapasitelerimize de ket vuruyor. Bireylerin hayatlarının en önemli kısımları olan öğrenme, üretme ve çalışma süreçlerindeki kabiliyetlerinin en çok ihtiyaç duyduğu hazine olan odak/dikkat kapasitesi sosyal medyada maruz kaldığımız çerez yığınıyla baltalanıyor. Durumun boyutlarını kavramak adına bir öğrenciyi ele alalım. Bir öğrencinin başarı yolundaki en önemli görevi gelecekte faaliyet göstermek istediği alandaki gerekli bilgi ve becerileri öğrenmektir. Bu öğrenme sürecindeki verimliliği ve başarıyı belirleyen başat faktör, öğrencinin öğrenmeye ne kadar odaklanabildiğidir. Bu öğrenci etkili biçimde, dikkat dağıtıcılardan uzak kalarak odaklanabilen bir öğrenciyse bilgi ve becerileri verimli bir şekilde kısa bir vakitte elde edecektir. Ancak bu senaryo, tüm öğrencileri ele aldığımızda oldukça küçük bir orandaki öğrenciler için geçerli olacaktır. Kalan çoğunluk için alternatif senaryo şöyledir:

” Öğrenci, ders çalışmaya başlar, birkaç dakika çalıştıktan sonra eli telefona gider ve Instagram ana sayfasında takip ettiklerinin hikayelerine bakmaya başlar. 15 dakika sonra telefondan başını kaldırır ve bir kez daha çalışmayı dener. Aynı durum ile tekrar sosyal medyaya ya da mesajlaşma uygulamalarına dalar ve bu durum bir döngüye girer. Birkaç saat boyunca masa başında oturan öğrenci, toplam yalnızca 15 dakikalık bir süreyi çalışmaya odaklanmaya ayırmıştır.” 

Tanıdık geldi değil mi? 

Bu tanıdık alternatif senaryodan sonra farkına varıyoruz ki; birçoğumuz başarılı olmak ve üretmek için gerekli temel işlerimize alışkanlık haline gelmiş sosyal medya kullanımımız yüzünden odaklanamıyoruz. Çünkü saplantılı alışkanlığımız yüzünden sosyal medya bizi her çağırdığında daveti kabul etmiş, her saniye değişen yüzlerce veri ve fotoğraf için odak  ve dikkat kapasitemizi çoktan harcamışızdır. Kendini yaptığı işe veremeyen bir insan nasıl başarılı olabilir? Başarılı olmayı bir kenara bırakalım. Yaşadığı ana ve deneyime tam olarak odaklanamayan bir insan nasıl o deneyimden keyif alıp mutlu olabilir? 

Tüm bu yazdıklarımla vermek istediğim mesaj bariz: Sosyal medya ve teknolojinin hayatımızın merkezine yerleşerek bizde saplantılı bir bağımlılık geliştirmesi yüzünden önümüzdeki ana ve deneyime odaklanamıyoruz. Yaşadığımız gerçek deneyime kendimizi vermek yerine iki dakikada bir sanal dünya olan sosyal medyaya girerek HAYATI ISKALIYORUZ. 

Andrea Piacquadio adlı kişinin Pexels‘daki fotoğrafı

Peki Sosyal Medyayı Nasıl Bırakır ya da Kullanımımızı Nasıl Azaltırız? 

Bu yazıda bahsettiğim sosyal medya kullanım biçimi yaygın olan kullanım tarzı olsa da herkesin sosyal medya tecrübesi şüphesiz farklı. Ancak uzun yıllardır söz konusu biçime benzer bir şekilde sosyal medyayı kullanıyorsanız, sizin kullanımınız bir ALIŞKANLIK haline gelmiştir. Alışkanlıklarımızdan kurtulmak için kullanabileceğiniz en etkili yolları bir önceki podcast bölümümüzde ve “alışkanlık” konusunda yazdığım bu yazıda detaylıca anlattım. Bu yöntemlere ek olarak azaltma/bırakma sürecinde yapılması gereken en kritik adımlar şunlar: 

  1. Sosyal medyanın sizin hayatınıza ne kattığını düşünün ve bunu listeleyin. 
  2. Bu katkıları elde edebileceğiniz sanal mecralar dışında gerçek deneyimler bulun. 
  3. Sosyal medya kullanımından kıstığınız zamanı bu katkıları elde etmenizi sağlayıp size keyif verecek yararlı aktivitelerle doldurun. Zira, gereksiz bu veri yığınından arta kalacak oldukça fazla odak kapasiteniz ve zamanınız olacak. 

Hayatınızı size keyif verip geliştirecek deneyimlerle doldurup, başkalarının hayatları yerine kendi hayatınızda neler olup bittiğine dikkat kesilin. Her zaman bana rehber olan şu düşüncem ile bitireyim: 

“Bir insan, kendi hayatıyla yeterince meşgul olursa, başkalarının ne yaptıklarıyla ilgilenmeye fırsat bulamaz”. 

Kendi hayatınız ve hayallerinizle meşgul olun, hayatı ıskalamayın.

Show CommentsClose Comments

Leave a comment