Sırf sosyal medyada paylaşmıyorsun diye, büyük planların olmadığı anlamına gelmez. Hayatını yaşa ve bunu gizli tut. Mahremiyet her şeydir.

-Denzel Washington

Dijital dünyanın hayatlarımızın her noktasına nüfuz ettiği ve derin izler bıraktığı sanal bir gerçeklikte yaşıyoruz. Artık hayatımızı şekillendiren bir numaralı etken, gün içerisinde en çok maruz kaldığımız dijital ekranlar.

Günde 300 kez ellerimiz ekranlarımıza sosyal medya hesaplarımızı kontrol etmek için gidiyor. Günde ortalama 50 dakikamızı sosyal medyaya harcıyoruz. 

Kendimizi bir ürün gibi tanıtıyoruz, pazarlıyoruz ve başkalarının ürünlerine de değer biçiyoruz. Yaklaşık son 10 yıldır “Nomofobi” denen cep telefonsuz kalamama gibi bir endişemiz var artık. Güne başlarken penceremizi açıp derin bir nefes almak varken, soluğu ilk yastığımızın altından çıkardığımız telefonlarımızın başında alıyoruz. 

Sosyal medyasız kaldığımız ilk anda  ‘Acaba bir şeyler mi kaçırıyorum?’ korkusu ve telaşı ile yaşıyoruz. Farkında olmadan sosyal medyanın bağımlısı ve kölesi olmuş durumdayız. 

İnsanlığın bugüne kadar ulaştığı tüm bilgiler cebimize girdiğinden beri çift kimlikle yaşayan insanlar haline geldik.

Dijital Kimliğimiz ve Gerçek Kimliğimiz.

Yarattığımız karakterlerle ikinci bir hayat yaşıyoruz adeta. Mecradan mecraya tasarlanmış versiyonlarımız var.

Tam bu noktada kendimize sormayı geciktirdiğimiz birçok soru var.

  • Biz aslında kimiz?
  • Instagram’da en çok beğeni alan resimler mi?
  • Twitter’daki şakalarımız mı?
  • Facebook’ta takip ettiklerimiz mi?
  • Linkedin’deki takipçi sayımız mı?….

Peki bizi bu noktaya getiren şey ne?

Ekranlarımıza dokunup sosyal medyaya girdiğimiz andan itibaren beynimizde salgılanan iki hormon peşimizi hiç bırakmıyor.

Biri mutluluk salgılayan seratonin hormonu, diğeri ise şu an ne yapıyorsan aynısı sürekli yap diyen dopamin hormonu.

Sosyal medyayı aynı kötü alışkanlıklardaki gibi (alkol, sigara…) bağımlılık evresine ve hayatımızın vazgeçilmezi haline getiren nokta da bu işte.  

Peki çıkmaz gibi görünen bu sosyal medya sokağından nasıl çıkacağız?

Kapatarak ve Düşünerek.

Yazımın son kısmında neredeyse herkesin papağan gibi tekrar ettiği süslü tavsiyeler ve tüyolar vermek yerine Meseleler Ekibi’nin bir parçası olarak hepinizi bir harekete davet ediyorum.

Hareketin adı:

Gelin hep birlikte etrafımızı saran ekranları bir bir kapatalım. Telefonlarımızı, bilgisayarlarımızı, televizyonlarımızı, müzik çalarlarımızı hatta gözlerimizi ve kapılarımızı kapatıp zihinlerimizi açalım.

Biraz gevşeyip rahatlayıp derin düşünelim. Ciddi bir zihin muhasebesine girişelim. Tüm düşünceleri serbest bırakıp, elimize çayımızı kahvemizi alıp uzun uzun tefekkür edelim. Kısa da olabilir 🙂 Nasıl isterseniz.

Bu hareketin öznesi sizsiniz unutmayın. Fakat düşünme kısmını kesinlikle hafife almayın. Çünkü düşünme eylemi Ali Fuat Başgil’in de dediği gibi zorlu bir iştir aslında.

Çok düşün. Ve bil ki, çalışmak mutlaka hareket etmek veya okumak, yazmak demek değildir. Düşünen bir insan, maden kuyularında kazma sallayan işçiden daha çok çalışıyordur.

Ali Fuat Başgil | Gençlerle Başbaşa

Şimdi sizler de kendinizi hem ruhen hem de zihnen hazırlayın.

Hep birlikte ekranlarımızı KAPAT‘ıp DÜŞÜN‘meye başlayalım!


Show CommentsClose Comments

Leave a comment